Ketojenik Diyetin Metabolik Sendrom Üzerindeki Etkileri

Ketojenik Diyetin Metabolik Sendrom Üzerindeki Etkileri

Metabolik sendromun prevalansı, global obezite salgını ile yakından ilişkili olabilecek bir küresel salgın haline gelmiştir. Metabolik sendrom, obezite, kalp hastalığı ve diyabet gibi tehlikeli durumların ve kronik hastalıkların gelişmesi riskinde önemli bir artışa işaret edebilecek bir risk faktörleri kümesi olarak tanımlanmıştır. Metabolik sendrom tedavisi, genellikle yaşam tarzı ve farmakolojik müdahaleye dayanır. Ancak yaşam tarzı müdahalesi en fazla tercih edilen ve etkili olan tedavi yöntemidir. Diyet müdahaleleri, bu sorunu etkili bir şekilde tedavi etmek için kullanılmış olan yaşam tarzı müdahalelerinden biridir. Ketojenik diyet, metabolik sendrom tedavisinde önemli vaatlerde bulunabilecek diyetlerden biridir. Eldeki bulgular, egzersiz olmadan yapılan ketojenik diyetin, kilo kaybına ulaşmada, vücut yağ yüzdesini azaltmada ve HbA1c’yi düşürmede (uzun süreli kan şekeri kontrolü ölçüsü) diğer gruplardan çok daha etkili olduğunu göstermiştir. Egzersiz olmasa bile ketojenik diyet, insanların egzersiz yaptığı standart bir diyetten çok daha önemli bir rol oynar.

Metabolik Sendromun Epidemiyolojisi, Etkileri, Nedenleri Ve Tedavisi

Beş risk faktöründen üçünün olması metabolik sendrom tanısı için gereklidir. Ancak ne kadar fazla risk faktörü varsa ilişkili hastalıkların riski de artar. Bu sorunun tanısını koymak, risk faktörü bileşenlerinin ayrı ayrı analiz edildiğinden daha yüksek bir hastalık riski anlamına gelir. Risk faktörleri arasında büyük bir bel (abdominal obezite), yüksek trigliserit seviyesi, düşük HDL kolesterol, yüksek kan basıncı ve yüksek açlık kan şekeri bulunur. Metabolik sendrom, yıllar boyunca insülin direnci sendromu, dismetabolik sendrom, hipertrigliseridemik bel, obezite sendromu ve X sendromu olarak da adlandırılmıştır. Metabolik sendromda özellikle ergen nüfusu için doğru tanı kriterleri konusunda geniş bir anlaşmazlık var. Küresel olarak bu hastalığın insidansı ve prevalansı, obezitenin yanı sıra salgın oranlarına da ulaşmıştır. Genel olarak, yetişkin küresel popülasyonun %20 ile %25’inin bu hastalığı sahip olduğu tahmin edilmektedir. Dünya nüfusunun% 45’inin aşırı kilolu veya obez olduğu tahmin edilmektedir. Obezite, diyabet yükünün yaklaşık yarısına ve kalp hastalığı yükünün dörtte birine bağlanmaktadır. Prevalans, coğrafi bölge, yaş, cinsiyet, ırk ile etnik kökene ve ayrıca sendromun tanımına göre büyük ölçüde değişir. Bazı metabolik sendrom prevalansı tahminleri, popülasyona bağlı olarak %10’un altı ile %84’ü arasında değişmektedir. Metabolik sendrom prevalansının, yaşla birlikte arttığına dair önemli kanıtlar da vardır. 20 ile 39 yaşları arasındaki bireylerin prevalansı %18,3 iken 60 yaş ve üstü olanlarda prevalans %46,7’ye yükselmiştir.

Metabolik sendrom insidansını ve prevalansını etkileyen birçok faktör vardır. Bu hastalığın teşhisi, fazla kilolu veya obez olmakla yakından ilişkilidir ve bu da azalan insülin duyarlılığı ile yakından ilişkili olduğu anlamına gelir. İnsülin duyarlılığında, insülin direnci olarak da bilinen bir azalma, bu hastalığın temel nedensel faktörü olarak bilinmektedir. Hem genetik hem de çevresel faktörler, bu hastalığın patofizyolojisini yönlendirmede rol oynar. Etnik köken ve aile öyküsü de bu hastalığa sahip olmada rol oynayabilir.  İnsülin direnci ve pro-enflamatuar / pro-oksidatif durum metabolik sendromu içeren risk faktörleri için ana itici güçtür. İnsülin direnci genellikle, adipoz doku, iskelet ile kalp kası ve karaciğer gibi insüline duyarlı organların insülin etkisindeki kusurlarını gösterir. Normal insülin konsantrasyonunun hedef dokuda normal insülin cevabını üretmediği bir patofizyolojik durum oluşur. Zamanla insülin direnci, bozulmuş açlık glikozuna, bozulmuş glikoz toleransına ve sonunda tip 2 diyabete yol açan yeterli insülin üretememesine neden olur. İnsülin direnci sıklıkla metabolik sendrom için en önemli risk faktörlerinden biri olan abdominal obezite ile birlikte ortaya çıkar. Bunun için genel olarak bu sendromu tedavi eden farmakolojik bir ajan yoktur. Metabolik sendromun ayrı ayrı tedavi edilmesi gereken bileşenleri veya risk faktörleri bulunur. Yaşam tarzı müdahalesi öncelikle diyet ve fiziksel aktivitedeki değişiklikleri içerir, ancak stres yönetimi ve sigaradan korunmayı da içerebilir. Diyet müdahalesinin bu hastalığın risk faktörü bileşenlerinin çoğunun geliştirilmesinde etkili olduğu görülmüştür. Ancak en büyük iyileşme, çoklu yaşam tarzı müdahalelerinin kullanılmasıyla meydana geldiği görülmektedir. Diyet müdahaleleri, bu hastalığı önlemek, yönetmek ve potansiyel olarak tersine çevirmek için yaşam tarzı değişikliklerinin büyük bir bölümünü oluşturur.  En etkili diyetlerden biri olan ketojenik diyet, metabolik sendromun semptomlarını ciddi oranda hafifletebilir. Ketojenik diyet genel olarak, vücut için birincil yakıt kaynağını glikoz kullanımından yağ ve ketonları kullanmaya dönüştürmek için temel yağ kaynağını değiştirmeyi amaçlayan, yüksek yağlı, düşük karbonhidratlı, ılımlı bir protein diyeti olarak tanımlanır. Bu, açlığa çok benzeyen bir metabolik duruma neden olur. Eski zamanlardan beri açlık, obezite gibi bir dizi sağlık sorununu tedavi etmek için kullanılmıştır. Ketojenik diyetin, uygun bir şekilde formüle edildiğinde yeterli besin alımı tüketimine izin verme potansiyeline sahip olabileceği, bu nedenle, aynı terapötik faydaları üretmeye devam ederken, uzun süre aç kalma ile ilişkili olabilecek yetersiz beslenmeyi önleme potansiyeli olabileceği ileri sürülmektedir.

Ketojenik diyet, öncelikle karbonhidrat kısıtlamasıyla beraber günde 50 gramdan daha az olan ketozis sürecini başlatır. Bu karbonhidrat kısıtlaması, yaklaşık 3 gün takip edildiğinde vücudun metabolik durumunda bir değişiklik meydana gelir. Vücudun glikoz rezervleri tükenir ve bu durum, merkezi sinir sisteminin, yakıt kaynaklarını başka bir kaynaktan almasını gerektirir. Glikoz eksikliği, karaciğerin mitokondrisinde üç keton gövdesi (KB), beta-hidroksibutirat (BHB), asetoasetat ve aseton üretmek için kullanılan aşırı asetil koenzim A (CoA) üretimine yol açar. Keton gövdeleri, mükemmel bir yakıt kaynağıdır.

Ketojenik Diyetin Metabolik Sendrom Üzerindeki Etkileri Nelerdir?

Özellikle metabolik sendromu tedavi etmek için ketojenik diyete odaklanan çok az araştırma yapıldı. Ketojenik diyetin, obezite, tip 2 diyabet ve kalp hastalığı için risk faktörlerini tedavi etmedeki faydasını araştıran çalışmalar yapılmıştır. Bu koşullardaki risk faktörlerinin birçoğu, metabolik sendrom için de risk faktörleridir. Yapılan araştırmalarda elde edilen bulgulara göre ketojenik diyet, metabolik sendrom üzerinde çok olumlu etkiler göstermiştir. Bu hastalığın olası risk faktörlerini azaltır, semptomları hafifletir ve önleyici etki gösterir.

Ketojenik Diyetin Olası Olumsuz Etkileri

Ketojenik diyet ile ilişkilendirilmiş olan bazı potansiyel yan etkiler de vardır. Bu diyetin olumsuz etkilerinden biri de kesin olmamak kaydıyla yüksek protein alımına bağlı olarak böbrek ve karaciğer sorunlarına neden olabilmesidir. Fakat bu yan etki halen araştırılmaktadır. Bazı araştırmalar ise ketojenik diyetin, uzun süreli uygulanmasının çocuklarda büyümeyi etkileyebileceğini göstermektedir. Metabolik sendromun artan prevalansı, obezite, diyabet ve kalp hastalığının prevalansının artmasına paralel olarak küresel salgın oranlarına ulaşmıştır. Metabolik sendromun bu hastalıklar ile olan güçlü ilişkisi ve koşulları vardır. Bu hastalık için standart ve en etkili tedavi, yaşam tarzı müdahaleleri olmuştur ve diyet müdahaleleri ise kullanılan en etkili yaşam tarzı değişikliklerinden biri olmuştur Ketojenik diyet, metabolik sendrom tedavisi için önemli bir potansiyele sahip olduğu gösterilen diyet müdahalelerinden biridir, ancak bazı diyet yanılgıları ketojenik diyetin önerilen kullanımının önündeki en büyük engel olabilir. Ketojenik diyet, abdominal obezite, yüksek trigliserid seviyesi ve düşük HDL kolesterol sorunlarını da tedavi ederek metabolik sendrom üzerindeki etkinliğini de arttırabilir.

Kaynakça


Benzer Yazılar